Müzik Grubu Anatomisi: İhanet, Vizyon ve Ayılar

Müzik Grubu Anatomisi: İhanet, Vizyon ve Ayılar

Yurtdışına yerleşen çoğu göçmen gibi ben de ruhumun eksik kalan yanını, yani İstanbul’un o kaliteli, enerjik sahne kültürünü bu şehirde aradım. 20 yıllık gitar tecrübemle, bu boşluğu doldurmak için bir adım attım.

Arkadaşım Babür’ün vesilesiyle, eski bir tanıdık üzerinden davulcu Ömer ile tanıştım; Ömer vizyonu olan, müzikal derinliği yüksek bir isimdi. Bas gitara ise aynı şirkette çalıştığım, “gurbetteki dostum” olarak gördüğüm Serkan’ı davet ettim. Serkan, İzmir ve İstanbul barlarının tozunu yutmuş bir isimdi; ancak zamanla tecrübenin, müzik grubu içi uyum için tek başına yeterli olmadığını anlayacaktım.

Vokal Arayışı ve Sahne Sınavları

Grubun ilk sınavı vokalist bulma sürecinde başladı. İlk olarak Burçin ile çalıştık; sesi iyiydi ancak sahne performansı, aradığımız dinamik yapıyla örtüşmedi. Ardından Türkiye’den, ünlü bir sanatçının profesyonel vokalisti olan Meriç ile bir deneme yaptık ancak Meriç’in kendi programını önceliklendiren, süreci belirsizleştiren tavırları nedeniyle çalışmama kararı aldık.

Bu arayış sürerken vokal yarışması düzenledik ve bir aday ile stüdyoya girdik ancak ailevi ve sağlık nedenleriyle Türkiye’ye dönmesi gerekti.

Tam o sırada Ömer, Türkiye’den yurtdışına yeni taşınan, sahne sanatları ve tiyatro ile ilgilenen Eyşan ile tanıştı. Ses rengi farklı olsa da enerjisine güvenip yola çıktık ve Rotterdam’daki ilk konserimiz başarılıydı.

Ancak konser sonrası düzenlediğimiz kutlama yemeğinde Ömer’in elini kırmasıyla bir talihsizlik yaşadık. O süreçte farklı bir davulcuyla devam etmek durumunda kaldık; bu durum benim için yeni müzikal kapılar açsa da grubun bütünlüğünü kısa süreli etkiledi.

Manchester’dan sonra Londra’da da 5-6 konser daha verdik ve hepsi “sold out” oldu. Bu başarı, tırnaklarımızla kazıyarak, yakın çevremizin desteği ve sosyal medya reklamlarıyla oluşturduğumuz bir çabanın sonucuydu.

Her konserimiz keyifli geçti, salonlar doldu. Ancak garip bir zıtlık vardı: Konser öncesi hazırlık sürecinde moral motivasyonu düşüren Serkan ve Eyşan, konser bittiğinde sanki tüm emeği onlar vermiş gibi bir coşku yaşıyor, dopaminleri tavan yapmış halde ortada geziyorlardı. Bir sonraki hazırlık dönemine girdiğimizde ise eski gerginlikler ve yapıcı olmayan tavırlar geri dönüyordu.

Stüdyoda “Ne Gerek Var” ve “Yorgun Anne” Dramı

Konser hazırlıkları öncesi stüdyolar, müzik üretmekten ziyade uzlaşma çabasıyla geçmeye başladı.

Serkan’ın her yenilikçi fikre “Buna ne gerek var?” demesi, sahne kostümü gibi detaylarda bir bütünlük sağlama çabamızı umursamayıp “Ben siyah tişörtümü giyer geçerim” demesi, aramızdaki vizyon farkını ortaya koyuyordu. Provalarda kendi işiyle ilgili sorunları anlatması da çalışma disiplinimizi etkiliyordu.

Eyşan ise stüdyo dışında “yorgun anne” profilini çizerken, stüdyo saatlerinde “yogadaydım, dersteydim” gibi mazeretlerle geç kalıyordu. Hatta bizi, “çok profesyonel” diye lanse ettiği, ancak gittiğimizde liseli grupların olduğu amatör bir odayla karşılaştığımız bir okul etkinliğine yönlendirmişti. Yanıltıcı bilgilendirmelere rağmen orada dahi kendi görünürlüğünü ön planda tutan bir tutum sergiledi.

Konser organizasyonu, mekan görüşmeleri veya grubun iletişim kanallarında aktif olmak gibi sorumluluklardan tamamen uzaktı.

Grubun sahne hazırlıkları sırasında tatil ve seyahat planları yapması, özellikle konsere bir ay kala stüdyo planı yapacakken bizi takviminin yoğunluğu ile boğup, müsait olduğu zamanların müsait olmadığı zamanlara kıyasla neredeyse hiç olmaması bizim hayat enerjimizi bitirdi.

Parça seçip, müzikaliteyi düşünmemiz gerekirken bunları bırakıp Eyşan’ın takvimi ve müsaitliği ile boğuşmaya başlıyorduk hep. Biz onlara hem psikolojik hem de insani olarak her desteği verdik ama karşılığında konser önceleri WhatsApp’ta birbirimizi “kavga etmeyelim” diye sakinleştirmek zorunda kaldığımız bir kabus aldık.

Biz sahnede seyirci deneyimi yaratalım, eğlenceli bir şey ortaya koyalım” dedikçe, fikirlerimize ortak olmaması ya da fikir geliştirmeye çalışmaması; varsa yoksa “Siz bunları yaparken ben sahnede nerede duracağım?” sorusu, bizi demotive etmekle kalmadı, kendisi hakkında derin psikolojik problemlerle boğuştuğu algısını yarattı.

Belki de doğruydu kimbilir, Eyşan’ı artık bir narsist olarak görmeye başlamıştık.Bu olaylardan çok sonra tanıştığımız ve tanıdığımız insanlarla konuştuğumuz zaman Eyşan hakkında düşündüğümüz narsistik kararkter bozukluğunun sadece bize karşı olmadığıni ve kendisiyle muhattap olan herkesin Eyşan hakkında bu düşüncede olduğunu fark ettik.

Yol Ayrımı ve Sonrası

Ömer, bir iş seyahati için Amerika’ya gittiğinde durumu değerlendirdik. Ortak kanaatimiz, sosyal bataryamızın tükendiği yönündeydi.

Yollarımızı profesyonel ve arkadaşça ayırmak için, vizyonumuzu ve kimyamızın uymadığını izah ettiğimiz iki ayrı online görüşme yaptık.

Serkan “Tamam abi, anladım” diyerek karşıladı. Eyşan ise önce farklı bir tutum sergiledi, ancak kararımızın net olduğunu görünce toplantıda konuşturmayıp, bağırarak ve telefonu yüzümüze kapatır gibi toplantıdan ayrılıp bizi her yerden engelledi.

Tüm bu sürecin ardından yeni kadromuzla bir konser verdik.

Hemen ardından Instagram hesabımızın “telif hakkı” şikayetiyle askıya alındığını gördük. Serkan ve Eyşan’ın, Benelux bölgesinde grubun isim hakkını tescil ettirdiklerini öğrenmek şaşırtıcıydı. Serkan’a ulaşmaya çalıştım ve “Abi bize Instagram’dan mailler geldi, sizin adınız geçiyor, nedir, bir detayını konuşabilir miyiz?” dedim. Mesajlarımın ulaşıp ulaşmadığını teyit etmek için yazdım ancak herhangi bir geri dönüş alamadım, tamamen yok sayıldım.

Serkan ile hukukum müzikle sınırlı değildi. Alkolle ilgili zorlu süreçlerinde, eşinin ağlayarak beni aradığı gecelerde, karakol süreçlerinde yanındaydım. Annesiyle ilgili sorunlar yaşadığı dönemde, arabasını otoparktan çıkarmak için evimden çıkıp havaalanına kadar gittiğim anlar, aramızdaki dostluğun bir parçasıydı.

Ben o kriz anlarında yanında dururken, aramızda böyle bir tescil sürecinin yaşanmış olması, hafızamda dostluk ile profesyonel etik arasındaki ayrımı sorgulamama neden oldu.

Final

Bir Rus atasözü der ki: “Bir ayıyla dans ediyorsan, dansın ne zaman biteceğine ayı karar verir.”.

Onlar dansın sonuna kendilerinin karar vereceğini sandılar.

Oysa fikirlerin üstüne bu şekilde çökülemez.

48 saat içinde yeni bir marka, daha güçlü bir kadro ve daha profesyonel bir bakış açısıyla REZONANS grubunu kurduk.

Sakalımızı kestiler, yenisi daha gür çıkacak.

Biz ise vizyonu olan, ahlakı yeteneğinden önce gelen insanlarla yürümeye devam ediyoruz. Fikirler ölmez, sadece şekil değiştirir.


Editörün Notu: Birlikte güzel işlere imza atacağınız insanların vizyonundan önce ahlakına bakın. Gerisi sadece teferruattır.